Aylin
New member
Bununla birlikte iki yaklaşımın temsil ettiği farklı ihtiyaçları düşünmek faydalı olabilir.
Bir insan “Ne yapabilirim?” diye sorarak stratejik yaklaşabilir. Başka bir insan ise “Bu olay beni ve çevremdekileri nasıl etkiledi?” diye düşünerek ilişkisel boyutu öne çıkarabilir.
Aslında sağlıklı bir yaklaşım ikisini birbirinden ayırmak zorunda değildir.
İşini kaybeden bir insan için ilk soru “Yeni iş bulmak için hangi adımları atmalıyım?” olabilir. Ama aynı insanın ailesinin, eşinin veya çocuklarının bu süreçten nasıl etkilendiğini düşünmesi de gerekir.
Tersine, yalnızca duyguları konuşmak da yeterli olmayabilir. Bazen somut bir bütçe planı, yeni iş başvuruları veya eğitim programı gerekir.
Dolayısıyla burada “erkekler böyledir, kadınlar şöyledir” demekten ziyade stratejik ve empatik düşünmenin her insanda birlikte bulunabilecek beceriler olduğunu söylemek daha doğru olur.
Tevekkül ile Teslimiyet Arasındaki İnce Çizgi
“Tevekkül” kavramı da burada önem kazanıyor.
Tevekkülü “hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek” şeklinde tanımlamak oldukça eksik olur. Çünkü İslami kaynaklarda insanın çaba göstermesine ilişkin açık vurgular vardır. Sahih Muslim'deki hadis bunun en bilinen örneklerinden biridir: Kişiye faydalı olana yönelmesi ve Allah'tan yardım istemesi tavsiye edilir. Sunnah
Bu nedenle bana göre daha dengeli bir formül şöyle kurulabilir:
Tedbir insanın görevi, sonuç ise insanın mutlak kontrolünde olmayan alandır.
Bir çift evlilik sorunları yaşıyorsa konuşabilir, danışmanlık alabilir, birbirini dinleyebilir ve davranışlarını değiştirebilir. Fakat karşı tarafın ne hissedeceğini veya nasıl karar vereceğini tamamen kontrol edemez.
Bir iş insanı yatırım öncesinde araştırma yapabilir, riskleri hesaplayabilir ve alternatif planlar oluşturabilir. Buna rağmen piyasanın tamamını kontrol edemez.
Bir öğrenci çalışabilir, tekrar yapabilir ve sınava hazırlanabilir. Fakat sınavın nasıl geçeceğini yüzde yüz garanti edemez.
İşte “el mukadder lâ yuğayyer” düşüncesi, tam da bu kontrol sınırını hatırlattığında anlamlı hale geliyor.
“Kaderimde Varmış” Demek Sorumluluğu Ortadan Kaldırır mı?
Bence bu soruya otomatik olarak “evet” veya “hayır” demek yerine olayın zamanına bakmak gerekiyor.
Olay gerçekleşmeden önce “nasıl olsa kaderimde varsa olur” diyerek hiçbir önlem almamak başka, olay gerçekleştikten sonra “artık bunu değiştiremiyorum, bundan sonra ne yapabilirim?” diye düşünmek başka bir şeydir.
İkincisi daha yapıcıdır.
İslam geleneğinde kader ile insan sorumluluğunu bağdaştırma çabalarının temelinde de bu problem vardır. İnsan gelecekte neyin kendisi için takdir edildiğini bilemez. Dolayısıyla hayatını “kaderimde ne yazıyor?” sorusuna göre değil, elindeki imkanlara ve sorumluluklarına göre yaşamak zorundadır.
Nitekim İbn Mâce'de aktarılan benzer rivayette de kişinin faydalı olana yönelmesi, acizliğe düşmemesi ve başına gelenler karşısında kaderi kabul etmesi birlikte zikredilir. Sunnah
Bu ayrıntı bence oldukça önemli: Çaba ve kabulleniş aynı düşünce içerisinde birlikte bulunabiliyor.
“El Mukadder Lâ Yuğayyer” Her Şeyi Açıklayan Bir Cümle Değil
Bu sözün başka bir zayıf noktası da şu: Hayatta meydana gelen her olayı açıklamak için kullanıldığında fazla genel bir ifadeye dönüşebilir.
Bir kişinin neden işsiz kaldığını sadece “kader” diyerek açıklamak, ekonomik şartları, eğitim imkanlarını, sektör değişikliklerini veya kişinin aldığı kararları görmezden gelebilir.
Bir ilişkinin neden bittiğini sadece “kaderimde yokmuş” diye açıklamak da iletişim problemlerini, uyumsuzlukları veya insanların kendi tercihlerini görünmez hale getirebilir.
Daha da önemlisi, bu yaklaşım bazen toplumsal sorunların kişisel kader meselesi gibi algılanmasına neden olabilir.
Oysa Kur'an'ın Ra'd 13:11 ayetinde değişim ile insanların kendi durumları arasında ilişki kurulması, en azından toplumsal ve ahlaki değişimin yalnızca pasif bekleyiş üzerinden anlaşılmaması gerektiğini düşündürür. Kuran ِKıyamet
Bu nedenle kader kavramını kullanırken “Benim elimde olan neydi?” sorusunu sormak bence son derece önemli.
Bu Söz Günlük Hayatta Nasıl Daha Sağlıklı Kullanılabilir?
Bir olay karşısında şu dört soruyu sormak oldukça faydalı olabilir:
1. Bu durumda benim kontrolümde olan ne var?
2. Kontrolümde olmayan ne var?
3. Kontrolümde olan kısmı gerçekten yaptım mı?
4. Sonuç istediğim gibi olmadığında bunu kabul edip bundan sonra ne yapabilirim?
Bu dört soru, kader anlayışını pasiflikten çıkarıp sorumlulukla birlikte düşünmeye yardımcı olabilir.
Mesela bir sınavdan düşük not aldıysam “kaderimde başarısız olmak vardı” deyip konuyu kapatmak yerine “Çalışma yöntemim yeterli miydi?” diye sorabilirim.
Ama bütün hazırlığımı yapmama rağmen beklenmedik bir sonuç aldıysam, kendimi sonsuza kadar suçlamak da doğru olmayabilir.
İşte burada kader düşüncesi, kişinin kendisini suçlamasıyla kendisini sorumluluktan tamamen kurtarması arasında bir denge sağlayabilir.
Sonuç: Değişmeyeni Kabul Etmek ile Değişebilecek Olan İçin Mücadele Etmek
“El mukadder lâ yuğayyer” en temel anlamıyla “Takdir olunan değişmez” demektir. Osmanlıca ve tasavvufi metinlerde bu anlamıyla kullanıldığına dair örnekler bulunuyor. Marmara Katalogu+1
Fakat bu sözün anlamını yalnızca “Boşuna uğraşma” şeklinde yorumlamak, hem kavramı daraltır hem de insanın sorumluluk alanını gereksiz biçimde küçültür.
İslami kaynaklarda bir yandan kader ve Allah'ın takdiri vurgulanırken diğer yandan insanın faydalı olanı araması, çaba göstermesi ve acizliğe düşmemesi öğütlenmektedir. Sunnah+1
Benim açımdan bu sözün üzerinde düşündüren tarafı da tam burada ortaya çıkıyor: İnsan geleceğin tamamını kontrol edemez ama bugünkü davranışlarının hiçbir önemi yokmuş gibi de yaşayamaz.
Belki de mesele “Kader değişir mi?” sorusundan önce “Ben bugün neyi değiştirebilirim?” sorusunu sorabilmektir.
Çünkü gerçekleşmiş bir olay karşısında “mukadder” diyebilmek bazen huzur verebilir. Fakat henüz verilmemiş bir kararın başında “nasıl olsa kader” diyerek hiçbir şey yapmamak aynı derecede savunulabilir değildir.
Bu yüzden forumda tartışmaya değer asıl soru bana göre şu:
Kaderi kabul etmek, insanın sorumluluğunu azaltmalı mı; yoksa tam tersine, insanın kendi üzerine düşeni yaptıktan sonra sonuçla barışmasını mı sağlamalı?
Bir başka soru da şu:
Başımıza gelen her şeyi “kader” olarak adlandırdığımızda, kendi hatalarımızı ve değiştirme imkanımız olan şartları fark etme ihtimalimizi azaltıyor olabilir miyiz?
Ve belki en önemlisi:
Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmekle, değiştirebileceğimiz şeyler karşısında teslim olmak arasındaki sınırı nasıl belirleyeceğiz?
Bence “el mukadder lâ yuğayyer” sözünün asıl değeri, bu soruların cevabını hazır biçimde vermesinde değil; insanı kader, irade, sorumluluk, tedbir ve kabulleniş arasındaki ilişki üzerine düşünmeye zorlamasında yatıyor.
Bir insan “Ne yapabilirim?” diye sorarak stratejik yaklaşabilir. Başka bir insan ise “Bu olay beni ve çevremdekileri nasıl etkiledi?” diye düşünerek ilişkisel boyutu öne çıkarabilir.
Aslında sağlıklı bir yaklaşım ikisini birbirinden ayırmak zorunda değildir.
İşini kaybeden bir insan için ilk soru “Yeni iş bulmak için hangi adımları atmalıyım?” olabilir. Ama aynı insanın ailesinin, eşinin veya çocuklarının bu süreçten nasıl etkilendiğini düşünmesi de gerekir.
Tersine, yalnızca duyguları konuşmak da yeterli olmayabilir. Bazen somut bir bütçe planı, yeni iş başvuruları veya eğitim programı gerekir.
Dolayısıyla burada “erkekler böyledir, kadınlar şöyledir” demekten ziyade stratejik ve empatik düşünmenin her insanda birlikte bulunabilecek beceriler olduğunu söylemek daha doğru olur.
Tevekkül ile Teslimiyet Arasındaki İnce Çizgi
“Tevekkül” kavramı da burada önem kazanıyor.
Tevekkülü “hiçbir şey yapmadan sonucu beklemek” şeklinde tanımlamak oldukça eksik olur. Çünkü İslami kaynaklarda insanın çaba göstermesine ilişkin açık vurgular vardır. Sahih Muslim'deki hadis bunun en bilinen örneklerinden biridir: Kişiye faydalı olana yönelmesi ve Allah'tan yardım istemesi tavsiye edilir. Sunnah
Bu nedenle bana göre daha dengeli bir formül şöyle kurulabilir:
Tedbir insanın görevi, sonuç ise insanın mutlak kontrolünde olmayan alandır.
Bir çift evlilik sorunları yaşıyorsa konuşabilir, danışmanlık alabilir, birbirini dinleyebilir ve davranışlarını değiştirebilir. Fakat karşı tarafın ne hissedeceğini veya nasıl karar vereceğini tamamen kontrol edemez.
Bir iş insanı yatırım öncesinde araştırma yapabilir, riskleri hesaplayabilir ve alternatif planlar oluşturabilir. Buna rağmen piyasanın tamamını kontrol edemez.
Bir öğrenci çalışabilir, tekrar yapabilir ve sınava hazırlanabilir. Fakat sınavın nasıl geçeceğini yüzde yüz garanti edemez.
İşte “el mukadder lâ yuğayyer” düşüncesi, tam da bu kontrol sınırını hatırlattığında anlamlı hale geliyor.
“Kaderimde Varmış” Demek Sorumluluğu Ortadan Kaldırır mı?
Bence bu soruya otomatik olarak “evet” veya “hayır” demek yerine olayın zamanına bakmak gerekiyor.
Olay gerçekleşmeden önce “nasıl olsa kaderimde varsa olur” diyerek hiçbir önlem almamak başka, olay gerçekleştikten sonra “artık bunu değiştiremiyorum, bundan sonra ne yapabilirim?” diye düşünmek başka bir şeydir.
İkincisi daha yapıcıdır.
İslam geleneğinde kader ile insan sorumluluğunu bağdaştırma çabalarının temelinde de bu problem vardır. İnsan gelecekte neyin kendisi için takdir edildiğini bilemez. Dolayısıyla hayatını “kaderimde ne yazıyor?” sorusuna göre değil, elindeki imkanlara ve sorumluluklarına göre yaşamak zorundadır.
Nitekim İbn Mâce'de aktarılan benzer rivayette de kişinin faydalı olana yönelmesi, acizliğe düşmemesi ve başına gelenler karşısında kaderi kabul etmesi birlikte zikredilir. Sunnah
Bu ayrıntı bence oldukça önemli: Çaba ve kabulleniş aynı düşünce içerisinde birlikte bulunabiliyor.
“El Mukadder Lâ Yuğayyer” Her Şeyi Açıklayan Bir Cümle Değil
Bu sözün başka bir zayıf noktası da şu: Hayatta meydana gelen her olayı açıklamak için kullanıldığında fazla genel bir ifadeye dönüşebilir.
Bir kişinin neden işsiz kaldığını sadece “kader” diyerek açıklamak, ekonomik şartları, eğitim imkanlarını, sektör değişikliklerini veya kişinin aldığı kararları görmezden gelebilir.
Bir ilişkinin neden bittiğini sadece “kaderimde yokmuş” diye açıklamak da iletişim problemlerini, uyumsuzlukları veya insanların kendi tercihlerini görünmez hale getirebilir.
Daha da önemlisi, bu yaklaşım bazen toplumsal sorunların kişisel kader meselesi gibi algılanmasına neden olabilir.
Oysa Kur'an'ın Ra'd 13:11 ayetinde değişim ile insanların kendi durumları arasında ilişki kurulması, en azından toplumsal ve ahlaki değişimin yalnızca pasif bekleyiş üzerinden anlaşılmaması gerektiğini düşündürür. Kuran ِKıyamet
Bu nedenle kader kavramını kullanırken “Benim elimde olan neydi?” sorusunu sormak bence son derece önemli.
Bu Söz Günlük Hayatta Nasıl Daha Sağlıklı Kullanılabilir?
Bir olay karşısında şu dört soruyu sormak oldukça faydalı olabilir:
1. Bu durumda benim kontrolümde olan ne var?
2. Kontrolümde olmayan ne var?
3. Kontrolümde olan kısmı gerçekten yaptım mı?
4. Sonuç istediğim gibi olmadığında bunu kabul edip bundan sonra ne yapabilirim?
Bu dört soru, kader anlayışını pasiflikten çıkarıp sorumlulukla birlikte düşünmeye yardımcı olabilir.
Mesela bir sınavdan düşük not aldıysam “kaderimde başarısız olmak vardı” deyip konuyu kapatmak yerine “Çalışma yöntemim yeterli miydi?” diye sorabilirim.
Ama bütün hazırlığımı yapmama rağmen beklenmedik bir sonuç aldıysam, kendimi sonsuza kadar suçlamak da doğru olmayabilir.
İşte burada kader düşüncesi, kişinin kendisini suçlamasıyla kendisini sorumluluktan tamamen kurtarması arasında bir denge sağlayabilir.
Sonuç: Değişmeyeni Kabul Etmek ile Değişebilecek Olan İçin Mücadele Etmek
“El mukadder lâ yuğayyer” en temel anlamıyla “Takdir olunan değişmez” demektir. Osmanlıca ve tasavvufi metinlerde bu anlamıyla kullanıldığına dair örnekler bulunuyor. Marmara Katalogu+1
Fakat bu sözün anlamını yalnızca “Boşuna uğraşma” şeklinde yorumlamak, hem kavramı daraltır hem de insanın sorumluluk alanını gereksiz biçimde küçültür.
İslami kaynaklarda bir yandan kader ve Allah'ın takdiri vurgulanırken diğer yandan insanın faydalı olanı araması, çaba göstermesi ve acizliğe düşmemesi öğütlenmektedir. Sunnah+1
Benim açımdan bu sözün üzerinde düşündüren tarafı da tam burada ortaya çıkıyor: İnsan geleceğin tamamını kontrol edemez ama bugünkü davranışlarının hiçbir önemi yokmuş gibi de yaşayamaz.
Belki de mesele “Kader değişir mi?” sorusundan önce “Ben bugün neyi değiştirebilirim?” sorusunu sorabilmektir.
Çünkü gerçekleşmiş bir olay karşısında “mukadder” diyebilmek bazen huzur verebilir. Fakat henüz verilmemiş bir kararın başında “nasıl olsa kader” diyerek hiçbir şey yapmamak aynı derecede savunulabilir değildir.
Bu yüzden forumda tartışmaya değer asıl soru bana göre şu:
Kaderi kabul etmek, insanın sorumluluğunu azaltmalı mı; yoksa tam tersine, insanın kendi üzerine düşeni yaptıktan sonra sonuçla barışmasını mı sağlamalı?
Bir başka soru da şu:
Başımıza gelen her şeyi “kader” olarak adlandırdığımızda, kendi hatalarımızı ve değiştirme imkanımız olan şartları fark etme ihtimalimizi azaltıyor olabilir miyiz?
Ve belki en önemlisi:
Değiştiremeyeceğimiz şeyleri kabullenmekle, değiştirebileceğimiz şeyler karşısında teslim olmak arasındaki sınırı nasıl belirleyeceğiz?
Bence “el mukadder lâ yuğayyer” sözünün asıl değeri, bu soruların cevabını hazır biçimde vermesinde değil; insanı kader, irade, sorumluluk, tedbir ve kabulleniş arasındaki ilişki üzerine düşünmeye zorlamasında yatıyor.